Seçilmiş belediye başkanları, milletvekilleri, meclis üyelerinin parti değiştirmeleri yasal olarak engellenmelidir. Asillerden habersiz vekiller istediği gibi at koşturamaz.

Demokrasi, seçimden sonra da seçmenin iradesine sadık kalabilmektir.

Bugün Türkiye'de çok önemli ama nedense yeterince tartışılmayan bir demokrasi sorunu yaşanıyor.

Seçilmiş belediye başkanları…

Milletvekilleri…

Meclis üyeleri…

Vatandaştan bir partinin bayrağı altında oy istiyorlar.

O partinin logosuyla meydanlara çıkıyorlar.

O partinin seçim bildirgesini anlatıyorlar.

O partinin lideriyle fotoğraf çektiriyorlar.

Sonra...

Aradan birkaç ay geçiyor.

Rozet değişiyor.

Parti değişiyor.

Siyasi söylem değişiyor.

Ama koltuk aynı kalıyor.

İşte burada demokrasi yara alıyor.

Çünkü vatandaş yalnızca Ahmet'e, Mehmet'e, Ayşe'ye oy vermiyor.

Vatandaş aynı zamanda bir siyasi anlayışa, bir programa ve bir partiye oy veriyor.

Bugün bir belediye başkanının seçildiği partiyi bırakıp başka bir mevcut partiye geçmesi, hukuken mümkün olabilir.

Fakat her hukuka uygun davranış, demokratik meşruiyet bakımından tartışmasız değildir.

Bence bu konu artık Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin önüne gelmelidir.

Kanun açık olmalıdır.

Seçildiğin partiyi bırakıyorsan…

İstifa edebilirsin.

Bağımsız kalabilirsin.

Ama seçmenin oyunu aldığı mevcut partiden ayrılıp başka bir mevcut partiye geçememelisin.

Çünkü o koltuk sana ait değildir.

O koltuk, seni seçen milyonların emanetidir.

Elbette siyasette yeni oluşumlar ortaya çıkabilir.

İşte burada farklı bir model uygulanabilir.

Gerçekten yeni kurulmuş bir siyasi parti varsa, seçilmişlerin bu oluşuma katılabilmesi belirli demokratik şartlara bağlanabilir.

Örneğin, seçildikleri partinin üyelerinin veya delegelerinin onayı alınabilir.

Ya da en doğrusu…

Millet yeniden karar verir.

Çünkü iradenin gerçek sahibi millettir.

Son günlerde Türkiye'de belediyelere yönelik adli operasyonlar ve soruşturmalar kamuoyunun en önemli gündem maddelerinden biri hâline geldi.

Bunun hemen ardından bazı belediye başkanlarının veya yerel yöneticilerin iktidar partisine katılması da kamuoyunda farklı yorumlara neden oluyor.

Vatandaş doğal olarak soruyor:

Bu geçişler tamamen siyasi tercih mi?

Yoksa başka dinamikler de etkili mi?

Bu soruların sağlıklı cevapları ancak somut bilgi ve delillerle verilebilir. Delile dayanmayan iddialar yerine, hukuk devletinin gereği olarak süreçlerin şeffaf biçimde yürütülmesi ve kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi esastır.

Ancak şu gerçeği görmezden gelemeyiz.

Bu görüntü bile, seçmenin demokrasiye olan güvenini sarsmaya yetiyor.

Çünkü vatandaş şunu düşünüyor:

"Ben oyumu bir partiye verdim.

Benim oyum nasıl oldu da başka bir partinin hanesine yazıldı?"

İşte bu sorunun cevabı bugün hiçbir siyasi parti tarafından verilemiyor.

Üstelik bu sadece bugünün meselesi de değil.

Yıllardır hangi parti iktidara yaklaşmışsa, transferlerin yönü de çoğu zaman o tarafa doğru olmuştur.

Demek ki mesele ideoloji değildir.

Mesele ilke de değildir.

Mesele, ne yazık ki siyasetin giderek makam ve güç ekseninde şekillenmesidir.

Siyaset, fırsat kollama sanatı değildir.

Siyaset, millete verilen sözü tutma sanatıdır.

Seçmenin oyunu cebinize koyup başka bir siyasi partiye gitmek, hukuken mümkün olsa bile vicdanlarda kabul görmez.

Bugün bu durum bir partinin lehine olabilir.

Yarın başka bir partinin lehine olur.

Ama kaybeden hep aynı kalır.

Demokrasi…

Ve milletin sandığa olan güveni…

Türkiye'nin artık siyasi etik yasasını konuşması gerekiyor.

Parti değiştirmeyi değil…

Seçmenin iradesini korumayı konuşmalıyız.

Çünkü demokrasi yalnızca sandığa giderek değil, sandıkta verilen emanete sahip çıkarak yaşar.

Unutulmamalıdır ki;

Milletin verdiği oy, bir siyasetçinin kişisel kariyer sermayesi değildir.

O oy, milletin emanetidir.

Ve emanete sadakat, demokrasinin en temel şartıdır.